25 Haziran 2011 Cumartesi

Memento Mori


Düşünüyorum da acaba yatağa yattığımızda, bir süre sonra aklımıza gerçekten de daha parlak fikirler mi geliyor yoksa beynimiz o dakikada başka bir algı durumuna geçtiği için daha çok yönlü mü düşünüyoruz?

Bir süredir yazmıyordum, yaklaşık iki hafta sonra bu işe girişmeyeli tam bir yıl olacakmış. Belki şimdi biraz kendimi zorlar ve o çok parlak fikirlerden biraz da olsa bahsedebilirim ya da olmaz ve bir yıl daha mı beklerim, bilemiyorum.

Şöyle bir durum var ve ilginç; siz bir şeyler yazıp çiziyorsunuz ve ben birşeyler yazıp çiziyorum. Fakat herkes aslında kendi yazıp çizdikleri ile ilgileniyor. Ben diyorum ki; böyle birşey yaptım, güzel. Sizde diyorsunuz ki; ne güzel, bende de şöyle şeyler var, hoş. Sanırım başka bir insanın yaratılarını gerçekten alabilmek için o insanı biraz da merak etmek gerekiyor.

Okuduğum insanları merak ediyorum ve yatağıma yattığımda aklıma gelen parlak şeylerden biri de bu. O insanlarla düşüncelerimde konuşuyorum ve bu dialoglar o kadar sahici oluyor ki. Eminim, diyorum kendime, Mahatma Gandhi ya da Osho ya da Tom Robbins ile öylesine bir yerde karşılaşsaydım aynı dialoglar orada tamı tamına gerçekleşirdi.

Bu insanlara dair birşeyler okuyorum ve sonra biraz daha okuyup o insanın çoktandır ölmüş olduğunu öğreniyorum. Bu beni gerçekten üzüyor. Çünkü o zaman, o insanla gerçek hayat standartlarında bir dialog yaşama ihtimalim tamamen ortadan kalkmış oluyor. Burada şöyle bir alegori var; Buddha'nın yüzyıllarca önce ölmüş olduğunu biliyorum ama Buddha şu anda yaşasaydı da onunla bir yerde karşılaşıp çene çalma ihtimalim Osho ile bir yerde karşılaşma ihtimalim ile aynı olacaktı, yani neredeyse hiç. Osho, 1990 yılında ölmüş ve benim düşüncelerimde konuştuğum aslında onun birer hayaletiymiş. Çünkü o insan ölmüş, gitmiş, yok olmuş. Bu gerçekliği fark ettiğim her vakit içim sıkılıyor. Çünkü bu; kendimin de, tüm sevdiklerimin de, bu dünyada nefes alan her canlının da bir gün yok olacağının farkındalığı. Evet bu.

Buddha, ben size ölümü gösteriyorum dememiş midir; Shakespear, Hamlet'in ağzından şu sözleri söylememiş midir,


İskender ölüyor,mülüyor, çürüyüp

toprak oluyor, bu toprak da balçık.

Şimdi bu balçıkla, ki İskender var içinde, niçin fıçı tıkacı yapılamasın?

Koca imparator Sezar ölüp toprak olunca bir deliği tıkayabilir rüzgâra karşı

Ey bir zamanlar dünyayı titreten kasırga

Şimdi duvarda harç, kışın soğuğuna karşı.


Ölüm'ün farkındalığı Buddha'nın nirvanasıydı, ve ölüm hakkında konuşmanın grotesk olduğunu düşünmeyin lütfen, bu insanın kendini kandırması olur. Nefes aldığımız her vakit aslında biraz daha ölüyoruz, yaşamla ölüm bu kadar iç içeyken belki de en çok insan biliyor, içten içe, bir gün kendisinin de o bilinmezliğe gideceğini.

Bir teori var ve diyor ki; eğer insanlar ölmeseydi bu kadar buluş bu kadar sanat eseri olmayacaktı dünyada, dinler belki olmayacaktı. Bu teoriye cevaben de şöyle başka bir teori var; eğer insanlar ölümsüz olsaydı sanat yine olacaktı, buluşlar da... Ama bunlar ölümsüzlük algısıyla yapılacaktı, insanın ölümü yenme kaygısı ile değil.

Benimse şöyle bir teorim var, günümüzde pek çok kıyamet ve insanın başka bir boyuta geçişi senaryosu mevcut. Pek çok tarikat ya da dini lider var insanlara bu geçişi vaad eden. Bunların hepsinin ya da herhangi birinin yalan-yalancı olduğunu söylemek benim haddime değil ama günümüz insanının, günümüz gerçekliğinden başka bir gerçeklik algısına geçmek istediği aşikar. Ben de o insanlardan biriyim, ben de tinsel birşeylerin hepten değişmesini istiyorum. Fakat bunu istemek, insanın aslında içinde ve orada gizlice duran ölüm kaygısının bir tezahürü olamaz mı? Yani belki de yeni birşey değildir bütün bu senaryolar, liderler ve tarikatlar ama insanın ölüm ile olan yakın ilişkisini kabul edememesi çok eskidir, kim bilir?

Buddha der ki: Ben size ölümü gösteriyorum, gerçek olan tek bir şey varsa o da ölümdür. Ölüm'ün farkında ol.

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Bir Süredir Aklımdan Neler Geçiyor?

Hayattan öğreneceğim daha ne çok şey var kim bilir. Bazen ben tam da umutsuzluğa düşecekken hayatımda beliren ve beni bu grilikten çıkaran insanlara karşı mistik bir sevgi besliyorum. Sanki onlar başka diyarlarda da bu işi pek çok kez ve kimi zaman da farkında olmadan yapmışlar gibi.

Gerçeklik denen şey'in, iç içe geçmiş pek çok katmandan oluştuğunu düşünüyorum. Öyle ki bu katmanlar sonsuzluğa doğru giderek inceliyor ve saydamlaşıyor. Onlar saydamlaştıkça artık günlük hayatımızda yer etmez oluyorlar. Fakat öyle anlar gelebiliyor ki bize sanki çok uzun zamandan beridir unuttuğumuz bir şeyin anısını yaşatıyor yeniden.

Bir özlem duygusu yaşamaktan oldum olası pek hoşlanmadım. Bu belki de benim herhangi bir şeye, ona özlem duyacak kadar sahip olmadığımdan kaynaklanıyordur. Çünkü sahip olmanın insana kötülük ettiğini seziyorum. Bağlılık ve aidiyet, bu gibi duyguların daha kendiliğinden ve daha öznel bir formu var bunu biliyorum.

"Hayır," dedi Küçük Prens. "Ben dostlar arıyorum. Evcilleştirme ne demek?" "İyice unutulmuş bir şeydir bu," dedi tilki. "Bağlar kurmak demektir." "Bağlar kurmak mı?" "Elbette," dedi tilki. "Sen henüz benim gözümde, sana benzeyen yüz binlerce çocuktan birisin yalnızca. Hem sana gereksinimim yok benim. Senin de bana gereksinimin yok. Ben senin gözünde, yüzbinlerce tilkiden biriyim. Ama sen beni evcilleştirirsen, birbirimize gerekli oluruz. Benim için dünyada tek olursun. Ben de senin için dünyada tek olurum..."

"Anlamaya başlıyorum," dedi Küçük Prens. "Bir çiçek var... Sanırım o, beni evcilleştirdi..."

-o-

Tarot'da bir kart vardır, the Fool, bu kart sıfırıncı kart olmakla beraber bir elinde beyaz bir çiçek ve ötekisinde de bohçasıyla uçuruma doğru yürüyen genç bir insanı resmeder. Bu genç adam, hemen dibinde havlayan beyaz köpekle ya da belki de birazdan aşağı düşeceği uçurum ile ilgilenmemektedir. O gökyüzüne bakmaktadır ve kendi macerasında yola çıkmıştır artık. Biz ona uzaktan bakıp; aptal cesareti işte, desek de bir kapıyı açmıştır bu genç adam.

Ne zaman bu karta baksam, bu adamın masumiyetine ve cesaretine karşı derin bir hayranlık beslerim. Kendimi onunla özdeşleştirir ve kendime şunu sorarım:


Bir yol varsa eğer önümde neden bu yola çıkmayayım, eğer aşık olacaksam neden duygularımı bastırayım ve bir uçurumdan yuvarlanmak pahasına geriye baktığımda "evet ben yaşadım!" diyebiliyorsam neden bu uçurumdan yuvarlanmayı göze almayayım?

Bütün bunları düşünmek bana güç ve cesaret verir ve kim bilir belki de uçurumun kendisi de tamamen bir ilüzyondan ibarettir.


-o-

Öğrendiğime göre Avustralya Aborjinleri, düşleri, bizim şu anda algılıyor olduğumuz gerçekliğin üzerinde bir gerçeklik olarak tanımlamışlardır. Onlara göre şu anki fiziksel algılayış aslında yine düşzamanı'nın bir ürünüdür. Yani bir canlı doğmadan önce düşzamanı'nda zaten vardır ve doğum anı, onun burada varlık bulmasına bir kapıdır. Bu döngü, varlığın ölüp yeniden düşzamanına gitmesi ve doğup yeniden fiziksel olarak var olmasıyla devam etmektedir.

Günümüzde bu bilge insanlardan daha çok şey öğrenememiz ne acı. Fakat günümüz modern-barbar toplumlarının bu insanları kendi yaşayış tarzlarına göre değiştirmeye çalışmaları çok daha acıdır; 21. Yüzyıl beyaz adamı daha önce hiç olmadığı kadar saldırgan ve bencildir. Atalarından gelen bilgiye sırt çevirmiş ve doğayı, güçlünün güçsüzü çiğ çiğ yemesi olarak yanlış algılamıştır. Doğa bütün farklılıkları ile bir bütündür, bu "medeni" algılayış ise gücünü sayıca fazla olmaktan alır. Bu yüzden devamlı daha da çoğalmayı ve farklılıkları yok etmeyi amaçlar. Günümüzde bunun uygulanışı insanları tüketim mallarına bağımlı hale getirip talebi devamlı yükseltmektir. Bu yüzden "modern" insan ölene kadar insanüstü bir şekilde çalışmak zorundadır. Ok yaydan fırlamıştır bir kere. Yayılma, dünyanın her noktasına ulaşmayı amaçlayarak devam etmektedir.

Doğa'da sadece bir canlı vardır ki günümüz modern insanı ile tıpatıp aynı özellikleri gösterir. Aslında bu varlık için tam anlamıyla "canlı" demek doğru değildir çünkü yaşamak için ve uyur vaziyette olduğu kristal formundan canlı formuna geçmek için capcanlı bir organizmaya ihtiyaç duymaktadır. Bu varlık, bildiğiniz virüslerdir. Virüsler, canlı bir organizmayla etkileşime girdiğinde kendi DNA'sını organizmanın DNA'sına kopyalayıp devamlı çoğalmaya başlar. Bunun için çaba bile harcamaz; çünkü organizma, virüsün DNA'sını içinde barındırdığı için bu işi farkında olmadan kendi kendine yapar.

Şimdi gelelim acı bir şekilde günümüz insanının neden virüslere benzediğine; öncelikle üzerine yerleştiği canlı organizma Dünya'nın kendisidir. Dünya, yaşayan varlıklar arasında en hayat dolu olanıdır. Günümüzdeki tüketim anlayışı, modern insanın Dünya'ya zerk ettiği hastalıklı DNA'dır ve bu tavır virüslerde olduğu gibi sadece çoğalmayı amaçlar. Sistemin mükemmelliği artık onun bir çaba harcamayıp kendi kendine yayılmasındadır. Virüsler hasta eder, Dünya'mız da acı çekmektedir. Eğer bu algı devam eder ve biz insanlar kendimize yayılacak yeni dünyalar bulacak olursak, evrende bir hastalık olarak yaşamımızı sürdüreceğiz demektir.

Umut, çok değerli bir şeydir. Kanseri yenen insanlar da mevcuttur.

9 Şubat 2010 Salı

Atropa Belladona

Şu anki zaman dilimimize paralel başka bir dünyada, yenidünya istilacılarının daha ayak basmamış olduğu ve bilge ağaçların her tarafı kapladığı, varlığından bihaber olduğumuz bir köyde Atropa Belladona adında bir kız bebeği dünyaya gelmiş. Köyün kahini daha Atropa dünyaya gelmeden beş dakika önce çığlık ata ata çadırından fırlayıp;

"Sonumuz geldi! Bu doğacak olan çocuk bir zehir gibi bizi yavaş yavaş öldürecek, köyümüzün ve daha bir çoğunun sonunu getirecek!"

diye ciyaklayıp kendini ormanın derinliklerine atmış. Hal bu ya, ne yazık ki köyün bu felaket tellalı ve de çığırtkan kahinini bir daha gören olmamış.

Atropa'nın doğumu pek bir kolay olmuş ve annesi bu güzel bebeği görünce onun felaketten çok bir mucize olduğunu hemen anlayıvermiş.

Kızın gözleri, derinizi delip ruhunuza ulaşırcasına mor renkteymiş.

Köy yaşamı huzurlu ve sakindir derler. Bu sakinlikte Atropa, kimseler anlamadan hemencecik büyüyüvermiş. Fakat kız büyüdükçe daha çok rüya görür olmuş ve işin ilginç tarafı, kızın gördüğü rüyalar kısmen gerçek oluyormuş.

Mesela Atropa, bir gece ansızın uykusundan uyanınca annesine;

"Anne az önce çok tuhaf bir rüya gördüm. Rüyamda yaşlı San Piedro'nun o çok sevdiği papağanı ölüyordu ve zavallı hayvancağızın bana ölmeden önce söylediği son laf -Her kaybediş bir seçimdir Atropa- oldu."

demiş ve sonra da şunları eklemiş;

"Ayrıca bambaşka yerler de gördüm anne, öyle yerler ki, etrafı göğü delen ağaçlarla değil de aynı yükseklikte taş yapılarla çevriliydi. İşin ilginci, insanlar bu taş yapıların içinde yaşıyorlardı."

Ertesi gün yaşlı San Piedro'nun çok sevgili papağanı ölünce Atropa'nın annesi, kızını köyün şamanına götürmeye karar vermiş.

Şaman, sevecen ama tuhaf bir adammış. Bir kere bedeni ayı postunu andırırcasına kıllarla kaplıymış ve çadırı her daim yanan tütsüler ile insana tarif etmesi güç duyguları çağrıştıran kokularla doluymuş.

Şaman, kızın gözlerine bakınca hemen ondaki yeteneği tanımış ve seneler önce köyden kaçan şarlatan kahinden sonra gerçek bir kahin bulduğuna pek bir sevinmiş.

Fakat yetenek bir yana gerçek bir kahin olmak için müstakbel kahinin taa uçan kayaya gidip, havada asılı duran bu kayanın altındaki bitkinin meyvesinden bir tane yiyip, geceyi de o kayanın altında geçirmesi gerekiyormuş. Fakat yaşlıların anlattığına göre kahin; eğer kahinliğini hak etmiyorsa yediği meyve müstakbel kahinin sonu oluyormuş.

Atropa bütün riskleri göze alıp uçan kayaya gitmeyi kabul etmiş.

Yol, hatırı sayılır derecede uzun ve türlü yırtıcı hayvanlarla doluymuş. Ama Atropa, geceden önce uçan kayaya varmayı başarabilmiş.

Gelin görün ki, Atropa bu havada asılı duran kayanın yanına vardığında ne görsün; beklediğinin aksine kayanın altında meyvelerle dolu bir bitki yerine daha yeni filizlenmekte olan körpecik bir başka bitki varmış.

Ama Atropa kararlı olduğu kadar inatçı da bir kızmış ve her ne olursa olsun, bu bitki burada büyüyüp de meyve verene kadar onu bekleyecekmiş.

Ve öyle de yapmış. Fakat gizemli bitki ne kadar büyüsede meyve vermiyormuş. Sadece yeşil ve geniş yapraklar varmış ama meyve falan yokmuş ortada.

Ormandaki ruhlar o bilge ağaçların gölgesinde hep Atropa'yı izliyorlarmış.

Aradan çok uzun zaman geçmiş.

Bir gün Atropa, havada asılı duran kayanın dibinde uykuya daldığında rüyasında artık insanların birbiri ile savaşmadığı, didişmediği ve de birbirlerinin canlarını yakmadığı başka bir dünya görmüş.

Ve anlamış ki yazgısı kahinlik değil, en büyük öngörüsü ise bu...

Çok sevgili Atropa Belladona o rüyadan hiç uyanmamış. Gördüğü bu kehanet ise, onunkine paralel bambaşka bir dünyada gerçek olmuş.

Atropa'yı uzun zamandır gözleyen ormanın ruhları ise bu genç kızın bitkiye olan inancını takdir edip, onu bitkinin meyvesi yapmışlar.

Günümüzde hala Atropa'nın gözlerinin o gizemli güzelliğini düşleyen kadınlar, Güzelavratotu olarak da bilinen bu bitkiden yapılma bir karışımı gözlerine damlatırlar. Ve başka bir efsaneye göre de; pek çok insan, kahinliğe soyunup dünyaya Atropa'nın gözlerinden bakmak dileğiyle bu bitkinin meyvesinden yiyip, bilge ağaçların gölgesinde yaşayan ruhlar tarafınca hiç bitmeyen kabuslar görmek üzere lanetlenmişlerdir.

10 Ekim 2009 Cumartesi

Rüya'nın Hikayesi


"Merhaba, orada kimse yok mu?"

Genç kadının sesi taştan yapılma avlunun içinde yaknılandı. Bir cevap alamayan meraklı kadın cesaretini toplayıp avlunun içerisine, daha da derinlere doğru ilerlemeye başladı. Ne de olsa dışarısı soğuk ve de yağmurluydu. Adımlarını yavaş yavaş ve ürkekçe atan genç kadın bir yandan da merakla içinde bulunduğu bu yapıyı inceliyordu. Öncelikle sade döşenmiş bir evdi ve insanı sinir eden bir sürü işe yaramaz mobilya da yoktu. Bu kadar aceleci olmamak lazım. Az ilerisindeki masanın üzerinde duran bir heykelcik eve giren bu meraklı yabancının dikkatini çekti. Genç kadın heykelciğin bulunduğu yere gitti ve önündeki tunçtan yapılma bu Şiva heykeline gözlerini dikti. Şiva ise kıvrak bir dansın ortasında karşısındaki bu yabancı kadına sırıtıyordu. Bu yabancı da ister istemez Şiva'ya sırıtmaktan kendini alamadı.
Pencereden giren saf ay ışığı herşeyi daha da büyülü ve gizemli kılıyordu. Kadın biraz daha evi incelemeye karar verdi. Kendini, birinin mahremine izinsizce adım atmış ve atıyor olmaktan öte az sonra bir keşif yapacak bir çocuk gibi hissediyordu.
Az sonra kadının gözüne başka bir masanın üzerinde duran bir kağıt parçası ilişti. Genç kadın ahşap masanın yanına gidip kağıdı eline aldı. Kağıtta şunlar yazıyordu:

"Sevgili Rosa, bizimkiler aradı bu yüzden bende çok acele çıkmak zorunda kaldım. Bugünü bensiz geçireceğin için üzgünüm. Işık ve sevgi seninle olsun. -Cenk"

Notu okuyan genç kadın, demek ki bu evde yabancılar da yaşıyor diye düşündü. Eh dedi kendi kendine; heralde şurada kıvrılıp uyusam yarın ya kimse gelmeden giderim ya da onlara gerçeği, yani yağmurdan kaçmak için buraya sığındığımı, evimin buradan en az altı kilometre uzakta olduğunu söylerim.
Bulduğu bu çözüm karşısında içi fevkalade rahatlayan kadın az önce notu üzerinden aldığı ahşap masanın yanındaki koltuğa kendini attı ve hemencecik uykuya daldı.

Genç kadın rüyasında bir çingene olduğunu ve bohçasıyla diyar diyar gezdiğini gördü.

Rüzgar süpürür dağları
Dağlar esner
uyanır tembel uykularından
Güneş gösterdimi kendini
uçsuz bucaksız çimenlere
Tabiat Ana bir kere daha
bizimledir...

Kulağına gelen bu garip şarkıyla gözlerini kırpıştıran genç kadın yavaş yavaş uyandı. Karşısında, kendisinden en az on yaş daha büyük olan bir başka kadının kucağında bebeğiyle şarkı söyleyip dans ettiğini görünce çok şaşırdı.
Şarkı söyleyen kadın, koltukta uyuya kalmış ve faltaşı gibi açılmış gözlerle şu anda kendisine bakıyor olan bu genç kadına döndü ve;

"Tam zamanında uyandın tatlım! Leziz kahvaltımız birazdan olmak üzere." dedi.

Ve sonra bu tuhaf bir tınıya sahip şarkısına devam etti, rüzgar süpürür dağları...

Muazzam bir şaşkınlık yaşayan ve ne yapacağını hiç mi hiç kestiremeyen genç kadın ise bu donakalmış halini en az beş dakika daha sürdürdü. Önünde, kucağındaki bebeğiyle dans edip şarkı söyleyen kadın otuz yaşlarındaydı ve her haliyle insana doğal gelen bir enerjiye sahipti. Kısa boyu, yüzündeki çilleri ve dans ederken etrafa savrulan siyah saçları ile genç kadının kendisini güvende hissetmesini sağladı.

"Hadi ama bana böyle dut yemiş bülbül gibi bakacağına sende masaya bir iki çatal koyda kahvaltımıza geçelim."

Ne tür bir absürdlüğün içine düştüğünü kestiremeyen genç kadın, bu tatlı annenin sözüne uyup masayı donatmaya başladı. Masadaki tabakların sayısına bakılırsa kahvaltıya hayli fazla kişi katılacaktı.
Şaşkın, heyecanlı ve biraz da evdeki bu yabancı varlığına dair daha hiçbir açıklama yapmamış olmasının telaşıyla genç kadın "Tamamdır!" dedi. "Masa hazır."
Ve ekledi;

"Ben Rüya bu arada."

Anne, şarkı söylemesini bitirip kucağındaki bebeği de pusetine koyduktan sonra Rüya'ya döndü ve cevapladı;

"Bende Rosalinda canım ama bana Roz ya da Rosa demeni tercih ederim."

Bir İtalyan diye düşündü Rüya; "Öyleyse memnun oldum Roz, söylesene ne yiyoruz?"

Sebze!
Çeşit çeşit leziz mi leziz sebze yiyoruz tatlım!

Az sonra kapı açıldı ve içeri bir sürü garip kılıklı insan girdi. Bir kısmı Türk'tü ve bir kısmı ise Rüya'nın tam olarak kestiremediği başka milletlerdendi. Rüya hepsinin gülümsediğine ve aynı Rosa'da da olduğu gibi çevrelerine güzel bir enerji saçtıklarını gözlemledi. Bu duygu, sevgiyi çağrıştırdı Rüya'ya.
Ne gibi bir yerde ya da neyin içinde olduğunu biraz olsun kestiremeyen Rüya, n'olursa olsun bu oyunu sonuna kadar oynamaya karar verdi.
Belki on belki onbeş dakika sonra herkes masaya oturdu. Önce derin bir sessizlik oldu. O sırada Rüya, diğer herkes kendisinin bu masada bir yabancı, bir davetsiz misafir olduğunu anladı diye telaşa kapıldı. Fakat sonra farketti ki kimse ona özel bir dikkatle bakmıyordu. Sanki şu kapıdan içeri Hitler girse ona da dikkat etmeyeceklerdi.
Bu ansızın gelişen sessizlik bir ya da iki dakika sürdü ve birinin yine ansızın patlattığı bir kahkahayla bozuldu. Masada diğer oturan insanlarda bu kahkaya katılıdı ve sonra herkes birbirinin elini tuttu. Rüya'nın iki yanındaki insanlar da onun elini tuttu ve bu şekilde masanın etrafında bir çember oldular. Az sonra Rüya'nın anlamadığı farklı dillerde uzun uzun şarkılar söylendi ve en sonunda yine ani bir sessizlik oldu.
Şüphesiz, bütün bu olup bitenler Rüya'nın şu ana kadar yaşamış olduğu en tuhaf olaylardan da daha tuhaftı. Rüya, meraklı doğası gereği bundan önce de kendini garip durumlara sokmuştu ama bu...
Tek kelimeyle tarifi imkansızdı.
Sessizliği sarı saçlı şirin suratlı bir çocuk bozdu;

...Ohmmmmmm...
...Ohmmm...

Ve herkes aynı bu çocuk gibi ama farklı tınılarda bu sesi çıkarmaya başladı.

...Aummmmmmm...
...Aommm...

Rüya da aynısını yaptı ve hatta bundan keyif alıp gözlerini kapattı. Titreşimler o kadar güçlüydü ki her ne yapıyorlarsa kendisini iyi hissettirdiği aşikardı. Sanki içindeki bütün kötü duygulardan arınıyordu.
Ve bu seremoni de bitti. Herkes biraz önceki güler yüzlülüğü ile önlerindeki güzel yemekleri yemeğe başladı. İnsanlar kendi aralarında kimi yabancı dilde kimi Türkçe konuşuyorlardı. Rüya böyle yemeğini yiyip etrafını incelerken yanındaki adam kendisine doğru döndü ve;

"Hiç konuşmuyorsun sen." dedi.

Rüya bu ansızın peydahlanan cümle karşısında irkildi ve çarçabuk cevapladı;

"Yoo...Eee sadece biraz gerginim bugün o kadar."

Ne düşündüğünü anlamaya çalışırcasına adamın yüzüne baktı ama adam sadece gülümsüyordu. Adam yeniden konuştu;

"Ben Cenk, ailenin arasındayken gerilmeye hiç gerek yoktur. Sende alışırsın bu rahatlığa merak etme."

Ve adam bunu söyledikten sonra geri yemeğine döndü. Kimsenin kendisine bir yabancı gibi davranmamasına şaşıran Rüya düşünceli düşünceli;

"Memnun oldum Cenk, bende Rüya" dedi ve o da yemeğine geri döndü.

Rüya'nın bütün aile ile birlikte kahvaltı etmesinin üzerinden tam iki gün geçti. Bu geçen zaman içinde Rüya yeni tanıştığı bu insanlarla yakın oldu ve onlarla iyi anlaştı. Bu tuhaf insanlar günlerini müzik yaparak, çalışmayarak ve rahatlık içerisinde geçiriyorlardı. Kimi zamanlarda ise biri çıkıp diğerlerine kendi bildiği birşeyi öğretiyordu; mis gibi kokan bir ekmek pişirmek ya da özgün bir dansın motifleri gibi. Başka zamanlarda ise yine çember gibi toplanılıp evin içinde ya da bahçede hikayeler anlatılıyordu. Rüya bu toplantılarda hep sessiz olmayı seçip etrafını izliyordu.
Ta ki birgün yine insanlar çember olup toplandığında ve herkes kendi hikayelerini anlattığında konuşma sırası Rüya'ya geçene kadar.
Rüya o gün konuştu ve onlara, aralarına nasıl katıldığına kadar herşeyi anlattı. Yine bir sessizlik oldu ve insanlar birbirlerinin yüzlerine baktılar. Herkes Rüya'nın bu anlattıklarına çok şaşırmıştı. En sonunda biri bu şaşkınlıktan çıkıp Rüya'ya şunu sormaya akıl etti;

"Peki evin? Evinde seni merak eden insanlar yok mu Rüya?"

Bunu soran kişi kötü niyetsiz ve gayet saf bir şekilde yöneltmişti bu soruyu Rüya'ya.
Bu zamana kadar nasıl olduysa Rüya unutmuştu, bir evi ve orada onu gerçekten merak eden ebeveynleri olduğunu. Bir şekilde büyük bir zevkle oynadığı bu oyuna kaptırmıştı kendini; sanki bir rüyanın içerisindeydi de bu soruyla rüyadan irkilip herşeyin kati sınırlar ile belirlendiği gerçekliğe geri dönmüştü.
Bütün bu gerçekler karşısında telaşlanan Rüya az sonra içsel kontrolünü tekrar eline almayı becerip kendisine sorulmuş bu haklı soruyu cevapladı;

"Evet dostum bir evim ve evimin içerisinde beni merak eden insanlar var. Ama bu geçen sürede herşey o kadar güzeldi ki ben evimi unuttum. Biliyorum bu yaptığım yanlış ama söylesenize, siz hep böyle mutlumusunuz?"

Rüya'nın sorusu üzerine bir tebessüm dalgası etrafı yaladı ve sonrasında Rüya ile konuşuyor olan adam bu soruyu cevapladı;

"Evet Rüya biz hep mutluyuz, tabi arada bizimde küçük mutsuzluklarımız olur çünkü nihayetinde hepimiz insanız. Ama Rüya'cım, mutluluk da bir sorumluluk gerektirir bunu unutma. Kimse mutluluğunu bir başkasının mutsuzluğuna borçlu olmamalıdır."

Adam bunları söyledi ve Rüya'ya göz kırptı. Rüya adamın bu söyledikleri karşısında ister istemez utandı ve yüzü kızardı. O anda aklına daha önce bir kitapta okumuş olduğu bir bölüm geldi; kitabın o bölümünde, utançtan kızaran bir suratın erdemin rengini taşıdığından bahsediyordu.

Ertesi gün Rosa geldi ve Rüya'ya onlarla gelmeyi isteyip istemediğini sordu. Rüya ise bunun için can attığını ama hemen gitmiyorlarsa halletmesi gereken bir mesele olduğunu ve bunun için de kendisine iki gün gerektiğini söyledi. Rosa bunun üzerine sadece gülümsemekle yetindi.
Ve Rüya hızlı adımlarla evine doğru yola çıktı. Hem savaşa gidiyormuş gibi hissedip korkuyor hem de hiç hesapta yokken hayatının değiştiğini hissedip heyecanlanıyordu.
Rüya yolda yürürken uzun uzun düşündü. Ne de olsa düşünecek altı kilometresi vardı.
Öncelikle bir tarafta çok sevdiği ve birlikte yaşadığı ailesi vardı. Gitse ne çok üzülür ve merak ederlerdi onu. Ama bu hayatın öyle kesin sınırları vardı ki; neredeyse sıkıcı denebilecek kadar kesinlikten ve güvenlilik duygusundan ibaretti bu hayat.
Öteki tarafta ise devamlı gülümseyen Aile vardı; eğer bu yolu seçerse Rüya, başından geçenleri bir gün insanlara anlatsa dahi inanmayacakları hikayaler yaşayacağını seziyordu. Bu yol ki saf özgürlükten ve bilinmezlikten oluşuyordu. Onu da güvenilmez kılan işte bu özelliklerdi.

Rüya evinin kapısının önüne geldiğinde kalbi az sonra patlayacakmış gibi çarpıyordu. Bu yüzden cesaretini toplayana kadar bekledi ve sonra kapıyı çaldı. Kapıyı babası açtı. Uzun uzun sarıldılar. Babası ve annesi çok telaşlanmıştı ve hatta polisi bile aramışlardı. Ama kızları artık evde olduğuna göre hiçbir sorun yoktu. Rüya, onların telaşı dindikçe cezaretini kaybediyordu bu yüzden hemen konuya girdi ve başından geçen herşeyi anlattı.
Sıra vereceği karara geldi. Kalbi yine yerinden fırlayacakmış gibi çarpmaya başladı...

Kimi anlar vardır ki ağzımızdan çıkacak tek bir sözcük, bulunacağımız tek bir hamle bütün yazgımızı belirler. İşte tam da böyle bir anda Rüya bütün cesaretini toplayıp ailesine hoşçakal dedi. Kendisini merak etmemelerini ve çok sevgili annesi ve babasına her fırsatta mektup atacağını da eklemeyi unutmadı.

Elbette Rüya'nın ailesi onun bir avuç zibidi ile gitmesine izin vermedi. Hele Türkiye gibi bir yerde bu daha da mantık dışıydı. Ve annesi Rüya'yı eter ile bayılttıktan sonra onu odasına kilitledi. Bütün pencere ve kapıları da kilitledikten sonra biricik kızlarının güvenliliğini sağlamaktan dolayı içleri rahat bütün ailecek uykuya daldılar. Hem Rüya belki bir iki güne kadar fikrini değiştirirdi?

Yine böyle anlarda eğer insan kararını vermişse onu hiç kimse ve hiçbir engel durduramaz. İşte bu kararlılığın ve insanın kendi yazgısını yazmasının gücüdür.

Böylece Rüya bir yolunu bulup evden kaçtı ve iki gün içinde yeni ailesinin yanına dönebildi. Onlara bu iki gün içinde neler yaşadığını ve neler düşündüğünü bir çırpıda anlattı. Ailesi de ona her zamanki gibi gülümsedi.
Ve bir hafta içinde de yola çıktılar.

Sevgili Roz'dan öğrendiğim kadarıyla Rüya bütün dünyayı gezmiş ve annesi ile babasına söz vermiş olduğu gibi onlara her fırsatta mektup atmayı da unutmamış.

Aferin Rüya!

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Elektronik Şaman


"Disbelief in magic can force a poor soul into believing in government and business."
-Tom Robbins



Endüstri'nin devrimi insanların değil makinaların devrimiydi. Zihnimin derinliklerinden, bizi ve hepimizi birbirine bağlayan o gizemli yerden hatırlıyorum bütün bunları; daha iPhone'larımıza tapmıyorken biz insanoğlu, taşa ve rüzgara inanırdık. Ağaçların bize fısıldadıklarını dinlerdik. Bundan ilham alırdık. Üzerine yattığımız toprak ve uçsuz bucaksız göğün altında adeta mabedimizdeydik her birimiz. Yalnız değildik hiçbir zaman.
Gerçek aşk yoktu o zamanlarda. Çünkü aşkın kendisi hiç olmadığı kadar gerçekti zaten. Çıplaklık ya da cinsellikten de korkmazdık, gariptir ki seneler sonra insanların bu iki şeyden ödü kopar oldu. İnsanlığın çıplaklıktan korkması onun sapkınlığının ilk evresidir. İkinci evrede ise bu korkuyla gözlerine kadar kapanacaktır.
Sahici korkularımız vardı bizim. Kuraklık ya da kimi zaman soğuktan ölmek gibi. Ölüm'ü de kutsal saysakta içten içe korkardık ondan. Yanlış anlamayın; yozlaştığımız için değil, yaşamayı seviyorduk sadece. İliklerimize kadar keyif alıyorduk yaşamaktan. Şimdilerde gördüğüm kadarıyla insanlar pek keyif almıyor yaşamaktan. Ellerinde; bir daha dünyaya gelmek için bir şans daha olsa, sanki bu şansı dahi red edecekler.
Kuraklıktan bahsetmiştim. Yer, zamanı gelipte bize bereketi tekrar bahşettiğinde bizde ona teşekkür etmesini bilirdik. Onu şarkılarımızla, danslarımızla ve içimizde duyduğumuz sonsuz sevgiyle onurlandırırdık. Sevgiye önem verirdik. Ağaç bize nasıl tohum verdiyse, bizde Yer'e öyle sevgimizi verdik.
Yer'in sihirine inanan çok az bir insan kalmış artık dünyada. Sadece bir avuç belki. Geriye kalanlar ise onu unutmuş. Yüzlerini, içlerindeki şakacı tanrıdan aksi yana çevirmiş...

13 Mayıs 2009 Çarşamba

Elma'nın Rüyası

Düşünceler daha önce hiç olmadığı kadar kararlı bir vaziyette şakımaya başlarken zihnimizde, biz insanoğlu en temel soruyu sorarız bu şaşkınlığın üzerine: elmamı kim yedi?
Kim yiyecek, sen görmediğin bir sırada karnının gurultusunu bastırmak isteyen ve senden daha akıllı olmasa da senden daha çevik olduğu besbelli olan bir başkası yedi elbette.
Aldığı cevap karşısında irkilen, tüyleri diken diken olan, gözleri fal taşı gibi açılan ve hatta nutku tutulan biz insanoğlu böyle bir deneyim karşısında edindiğimiz ilk izlenimle derhal başka bir elmaya saldıracağızdır. Çok yazık. Çünkü insanoğlu o sırada dişinin kovuğunu doldurmak ile ilgilenirken bambaşka bir diyarda, çok da uzak değil ama, tam da az sonra birkaç hamlede yenip bitecek o elmanın içinde, tombul bir kurtçuk yeni taşındığı bu evin gelir gider hesaplarını yapmaktadır. Zavallı kurtçuk. Elmasının içinde az sonra olacaklardan bihaber bütçesini hazırlarken ansızın bir deja vu meltemi geçer parlak kafasının üzerinden. O sırada kendi diyarımızda, elinde etine dolgun elmasıyla, biz insanoğlu da aynı deja vu'nun etki alanına gireriz. Sonra şöyle bir bakarız etrafımıza. Gördüklerimiz bize tanıdık gelir. Ama bir o kadar da yabancıdır bu gördüklerimiz. Keşke hiç bitmeseydi o deja vu diye hülyalı hayallere tam dalacakken muazzam bir fikir gelir biz insanoğlunun gelecek vaad eden aklına. Fikir fikirdir. Elma da elma. Herşey o kadar hızlı olur ki, az önce türlü arzularla dişlenmek istenen o elma birden kendini yerde bulur. İçindeki kurtçuk ise bir zelzelenin peydahlandığı varsayımıyla kendini en yakın masanın altına atar. Can havli tabi. Biz insanoğlu ise artık orada değilizdir. Fikirlerimizi de yanımıza alıp şakacı bir tanrının peşinde çoktandır unuttuğumuz o bilinmezliğe doğru şimdiden iki fersah yol kat etmişizdir. Fikir fikirdir. Elma da elma. Paçayı ucuz kurtardın tombul kurtçuk.