Bir süredir yazmıyordum, yaklaşık iki hafta sonra bu işe girişmeyeli tam bir yıl olacakmış. Belki şimdi biraz kendimi zorlar ve o çok parlak fikirlerden biraz da olsa bahsedebilirim ya da olmaz ve bir yıl daha mı beklerim, bilemiyorum.
Şöyle bir durum var ve ilginç; siz bir şeyler yazıp çiziyorsunuz ve ben birşeyler yazıp çiziyorum. Fakat herkes aslında kendi yazıp çizdikleri ile ilgileniyor. Ben diyorum ki; böyle birşey yaptım, güzel. Sizde diyorsunuz ki; ne güzel, bende de şöyle şeyler var, hoş. Sanırım başka bir insanın yaratılarını gerçekten alabilmek için o insanı biraz da merak etmek gerekiyor.
Okuduğum insanları merak ediyorum ve yatağıma yattığımda aklıma gelen parlak şeylerden biri de bu. O insanlarla düşüncelerimde konuşuyorum ve bu dialoglar o kadar sahici oluyor ki. Eminim, diyorum kendime, Mahatma Gandhi ya da Osho ya da Tom Robbins ile öylesine bir yerde karşılaşsaydım aynı dialoglar orada tamı tamına gerçekleşirdi.
Bu insanlara dair birşeyler okuyorum ve sonra biraz daha okuyup o insanın çoktandır ölmüş olduğunu öğreniyorum. Bu beni gerçekten üzüyor. Çünkü o zaman, o insanla gerçek hayat standartlarında bir dialog yaşama ihtimalim tamamen ortadan kalkmış oluyor. Burada şöyle bir alegori var; Buddha'nın yüzyıllarca önce ölmüş olduğunu biliyorum ama Buddha şu anda yaşasaydı da onunla bir yerde karşılaşıp çene çalma ihtimalim Osho ile bir yerde karşılaşma ihtimalim ile aynı olacaktı, yani neredeyse hiç. Osho, 1990 yılında ölmüş ve benim düşüncelerimde konuştuğum aslında onun birer hayaletiymiş. Çünkü o insan ölmüş, gitmiş, yok olmuş. Bu gerçekliği fark ettiğim her vakit içim sıkılıyor. Çünkü bu; kendimin de, tüm sevdiklerimin de, bu dünyada nefes alan her canlının da bir gün yok olacağının farkındalığı. Evet bu.
Buddha, ben size ölümü gösteriyorum dememiş midir; Shakespear, Hamlet'in ağzından şu sözleri söylememiş midir,
İskender ölüyor, gömülüyor, çürüyüp
toprak oluyor, bu toprak da balçık.
Şimdi bu balçıkla, ki İskender var içinde, niçin fıçı tıkacı yapılamasın?
Koca imparator Sezar ölüp toprak olunca bir deliği tıkayabilir rüzgâra karşı
Ey bir zamanlar dünyayı titreten kasırga
Şimdi duvarda harç, kışın soğuğuna karşı.
Ölüm'ün farkındalığı Buddha'nın nirvanasıydı, ve ölüm hakkında konuşmanın grotesk olduğunu düşünmeyin lütfen, bu insanın kendini kandırması olur. Nefes aldığımız her vakit aslında biraz daha ölüyoruz, yaşamla ölüm bu kadar iç içeyken belki de en çok insan biliyor, içten içe, bir gün kendisinin de o bilinmezliğe gideceğini.
Bir teori var ve diyor ki; eğer insanlar ölmeseydi bu kadar buluş bu kadar sanat eseri olmayacaktı dünyada, dinler belki olmayacaktı. Bu teoriye cevaben de şöyle başka bir teori var; eğer insanlar ölümsüz olsaydı sanat yine olacaktı, buluşlar da... Ama bunlar ölümsüzlük algısıyla yapılacaktı, insanın ölümü yenme kaygısı ile değil.
Benimse şöyle bir teorim var, günümüzde pek çok kıyamet ve insanın başka bir boyuta geçişi senaryosu mevcut. Pek çok tarikat ya da dini lider var insanlara bu geçişi vaad eden. Bunların hepsinin ya da herhangi birinin yalan-yalancı olduğunu söylemek benim haddime değil ama günümüz insanının, günümüz gerçekliğinden başka bir gerçeklik algısına geçmek istediği aşikar. Ben de o insanlardan biriyim, ben de tinsel birşeylerin hepten değişmesini istiyorum. Fakat bunu istemek, insanın aslında içinde ve orada gizlice duran ölüm kaygısının bir tezahürü olamaz mı? Yani belki de yeni birşey değildir bütün bu senaryolar, liderler ve tarikatlar ama insanın ölüm ile olan yakın ilişkisini kabul edememesi çok eskidir, kim bilir?
Buddha der ki: Ben size ölümü gösteriyorum, gerçek olan tek bir şey varsa o da ölümdür. Ölüm'ün farkında ol.